11 Haziran 2008 Çarşamba

NASA dan Karadeniz Plankton Patlamaları Fotoğrafı

Genelde her Mayıs ayında Karadeniz'de plankton patlamaları görülür. Özellikle açık sularda görülen beyaz renkteki büyük lekeler Emiliania huxleyi adlı klorofil bulunmayan bir bitkisel plankton türüdür. Yeşil renkli spiral şeklindeki izler ise Kızılırmak, Yeşilırmak ve diğer nehirlerden gelen besin elementlerinin çoğalmasına neden olduğu yeşil algleri (bitkisel plankton) göstermektedir. Hamsi, çaça ve istavrit gibi küçük balıklar ya bu planktonla yada onu yiyen zooplanktonla beslenir.
Bunlar sayesinde ülkemizde balık avcılığının %70 inden fazlası Karadeniz'den elde edilir.

Bu plankton patlamalarının kaynağının bazı bilim adamları tarafından Sahra Çölünden kalkıp Karadeniz'e düşen tozlar olduğu ileri sürmektedir. Oysa Bahar ayları boyunca Karadeniz'e akan akarsuların taşıdığı besin elementlerinin, su sıcaklığının uygun düzeye eriştiği günlerde bu plankton patlamalarına neden olması daha kuvvetli bir ihtimaldir.

Bu yılki olağan üstü plankton patlamalarından birisi NASA Aqua uydusunun (MODIS) sensörü tarafından aşağıdaki gibi belirlendi.

Black Sea Phytoplankton Bloom

Black Sea Phytoplankton Bloom
Dev görüntü için fotografın üzerine tıklayınız. (2926 kb)

25 Mayıs 2008 Pazar

Av Raporları, Yasalar ve Amatör Balıkçı Forumları

Av raporlarının amatör balıkçı forumlarında ele alınışları çok farklıdır.
Kimileri vardır;
www.balikavi.net gibi... her balığı tek tek inceler, zaman, mekan, tür ve miktar yasaklarına aykırı bir durum var mı diye...

www.baliktayiz.com gibileri, bırakın yasaları, daha ileri ne yapabiliriz, yasadan da öte amatör balıkçılıkta etik değerler oluşturmak mümkün müdür, onu araştırır...

ve kimileri vardır, balık sevdası koyar adını, katliamın, yalanın, uydurmanın yanında, doğrunun karşısında olur...

Adam resmen katliam yapmıştır ve evet yaptım der...

balık sevdası yöneticileri, yok sen katlim yapmadın, sana katliam yaptı diyenin dilini keseriz kabilinden davranır. Uyaran üyeyi susturmaya çalışır. Uyaranları tehdit eder, katliam yapanın avukatı kesilir.

Bilmiyor olabilirsiniz, ama bileni dinlemiyorsanız;
sizde ard niyet vardır, başka hesaplar vardır. Güç sandığınız şeyi kötüye kullanma vardır.

Aşağıda adı geçen sitenin ürettiği avcı tipinin ve sitenin olağan av raporlarının bir yansıması vardır.

Alıntı:
aygroup tarafından gönderildi Mesajı Görüntüle
Kısaca tarif etmek gerekirse Alabalık avı diğer balıkların avına benzemez İki kişi bir arada olmaz.En verimli av tek kişidir.
Yeni gittiğimiz bir alabalık avının görüntülerini arkadaşlar ile paylaşmak istedim..
Herkese selamlar....

Bunlar da balıklarımız....




Ve hemen bu raporun ardından başka bir tür için verilen ve yöneticiler tarafından alkışlanan bir av raporundan kesitler

Bir başkası (Balığın teki 4300 gram, tamamı bilin bakalım ne kadar, ve bilin bakalım bir amatör bir günde en çok ne kadar balık avlar? Rayting için göz yumamıyacaklıarı hiç bir yasadışılık yok maalesef.

bu balık la 20 dakika uğraştım 4,300 erkek balıktı hırçındı çok uğraştırdı


Bu da sitenin katliamcı avukatı yöneticisinin itirafı. Sebep ne olursa olsun, hele hele pek çok kişinin yararlandığı bir ortamda yasalara uymamayı savunmanın bir gerekçesi olabilir mi?
Alıntı:
Admiral tarafından gönderildi Mesajı Görüntüle
Gelin size bir anımı anlatayım;

Bu forumu kurmadan önce başka bir forumun moderatörü henüz olmamışken başımdan enteresan bir şey geçti. Boğazda avlanırken palamut zamanıydı ve çok boldu, yaklaşık 100 iğneli bir çapari hazırlanmıştı. İkinci boğaz köprüsü altında köprü ayaklarına bir o yaka bir bu yaka motorla gezerek 78 adet palamut yakalamıştım. Bu arada 60 küsür lüfer de cabası.
Maalesef ülkemizde etçi tipi amatör balıkçılık yaygındır. Bunun değişmesine ön ayak olmak isteyen kişiler olduğu gibi, bu durumu muhafaza etmek isteyen, bu durum üzerinden maddi-manevi rant elde etmek isteyenler de var. Zaten biz bunun savaşını veriyoruz.

Kısa ve öz...Söylenecek fazlada bir şey kalmamış zaten.

Her türlü forumdan itilip kakılan katliamcılar, cahiller, bilgi hırsızları ne varsa orada kabul görür... Övülerek ön plana çıkarılır ve pek çok meraklı amatör ruhlu kişiye allayıp pullayıp yutturmaya kalkarlar. Zaman gerçek amatör ruha sahip olanların yanındadır. Elbet bir gün bu maske düşer.

En başa Jandarma İhbar Hattı diye topik açmışlar, ama bu hatlara şikayet edilmesi gereken her şey balık sevdası tarafından tam destek görür...

Reyting hesapları gözleri bürümüş, böyle bilmediğim, tanımadığım pek çok kişi de onlara uymuş...

sus pus...
aka kara,
karaya ak,
ya da akı karayı bırak,
sus, makama mevkiye bak

geçerli akçe olmuş. Oysa suç karşısında susan suça ortak olur. Var mı bundan ötesi? Suç karşısında susma hakkını bize kim verdi ki, kim bu hakkı elimizden alacak.

Ey benim amatör balıkçılığım... iyi ki tırıvırı var...
O da olmasaydı, ne yapardık?

2 Nisan 2008 Çarşamba

NASA'dan Haftanın Fotoğrafı, Toz Fırtınaları ve Sahra Tozu

NASA yer gözlem fotoğrafları haberlerinde bu hafta ülkemizden bir fotoğraf var.
Sahra çölü üzerinden kalkan toz bulutlarının nasıl tüm ülkeyi sardığını gösteren ilginç bir fotoğraf.

Biz bu tozu 26-30 Mart tarihlerinde bizzat yaşadık. Hafif çise şeklindeki yağmur bu tozla birleşerek adeta her yeri kırmızıya boyadı.

Bu Sahra tozlarının yoğun olduğu dönemlerde sara, bronşit ve benzeri solunum rahatsızlığı olanlar mutlaka önlem almalıdır.

Çeşitli bilim adamları tarafından Sahra tozunun Karadeniz'in verimliliğinin kaynağı olduğuna dair iddialar var. Oysa tozun en yoğun olarak denize yağdığı Libya körfezi ise dünyanın en verimsiz alanları arasında sayılabilir.

Fotoğraftaki bir detaya lütfen dikkat edin, henüz Mart ayının son günleri olmasına rağmen, Kastamonu-Sinop sınırındaki Yaralıgöz, Çankırı'daki Ilgaz, Toroslarda bir iki küçük bölge ve Doğu Anadoludaki yüksek rakımlar dışında kar örtüsü tamamen ortadan kalkmış durumda.
Önümüzdeki yazın çok kurak geçeceğini tahmin etmek bir kehanet olmasa gerek.

Aşağıda gördüğünüz fotoğrafın üzerine tıkladığınızda çok yüksek çözünürlüklü bir NASA fotoğrafına ulaşacaksınız.


Bu toz fırtınaları sadece Sahra çölünden kuzeye ülkemiz ve Balkanların üzerine doğru gerçekleşmez. En büyüklerinden biri yine Sahra Çölü'nden batıya, Atlas Okyanusu üzerine doğru hareketlenir.
Bir diğeri ve en önemlilerinden biri Avustralya'da, iç bölümden batıda Sidney, Melborn ve Canberra gibi büyük şehirlerin üzerine (aşağıdaki fotoğraf) gelerek hayatı felçe uğratır.

Avustralya'daki Toz Fırtınası

Yine Orta Asya'dan Sarıdeniz ve Japonya üzerine ve ABD'de güneyin ve iç bölgelerin kurak alanlarında olmak üzere dünyanın çok farklı yerlerinde meydana gelir.

31 Mart 2008 Pazartesi

Ekosistem , Doğa ve Canlıların Birbiriyle Olan Bağları

Ekosistem ve Döngüler

Ekosistem Nedir?

Canlı organizmalarla cansız çevre elementleri birbiriyle sıkı sıkıya bağlıdır. Karşılıklı olarak madde alışverişi yapacak biçimde birbirlerine etki yapan canlı organizmalarla, cansız maddelerin bulunduğu herhangi bir doğa parçası bir ekosistemdir. Ekosistem yaklaşımı, bireysel organizmalar ya da topluluklardan çok tüm alanın işlevlerinin nasıl olduğuyla ilgilenir. Bir alandaki canlı organizmalar ve cansız çevreleriyle olan ilişkilerine bakar. Bir ekosistem, temel olarak abiyotik maddeler, üreticiler, tüketiciler ve ayrıştırıcılardan oluşur. Ekosistemlerde yaşam, enerji akışı ve besin döngüleriyle sürer. Açık bir sistem olan ekosistemde, enerji ve besin giriş-çıkışı süreklidir.

Beslenme İlişkileri

Bir ekosistemde, enerjinin taşındığı organizmalar dizisine besin zinciri denir. Besin zinciri, güneşten gelen enerjinin fotosentez yoluyla kullanılmasıyla başlar. Bunlara üreticiler denir. Üreticiler otçullar tarafından, otçullar da etçiller tarafından yenir. Bazı türler hem bitkiler hem de hayvanlarla beslenir. Bunlara hepçil denir. Besin zincirindeki her bir beslenme basamağı trofik düzey olarak adlandırılır. Yani, tüm üreticiler birlikte birinci trofik düzeyi, tüm otçullar ikinci trofik düzeyi ve tüm etçiller üçüncü trofik düzeyi oluştururlar. Beslenme ilişkileri, çoğunlukla bundan daha karmaşık bir yapıdadır. Yani, karmaşık olarak birbirine geçmiş pek çok besin zinciri bulunur. Bunların tümüne besin ağı denir.

Enerji Akışı


Canlılar arasında enerji akışı besin zincirleriyle sağlanır. Güneşten gelen enerji, yaşayan sistemlere bitkilerin, bazı bakterilerin ve protistlerin yaptığı fotosentez sonucu girer. Güneş ışığının %4’ü bitkiler tarafından yakalanır ve yakalanan enerjinin yarıdan fazlası solunumda kullanılır. Solunumda kullanılan enerji, ısı olarak kaybedilir. Bu nedenle, diğer organizmalar tarafından kullanılamaz. Kalan yarısı da, bitki dokularına dönüştürülür. Bitki dokularındaki enerjiye doğrudan ulaşabilen iki çeşit organizma bulunur. Bunlar canlı bitki üzerinden beslenen otçullar (herbivorlar) ve ölü bitkilerle beslenen ayrıştırıcılardır. Çoğu ekosistemde, enerjinin önemli bir kısmı ayrıştırıcılar tarafından alınır. Örneğin, bir otlakta bitkilerdeki enerjinin yalnızca %10’u otlayan hayvanlar tarafından alınır. Otçullar, aldıkları enerjinin çoğunu solunumda vücut bakımı için kullanır. Geri kalan, otçulların biyokütlesine gider. Otçulların vücut kütlesindeki enerjinin büyük kısmı etçiller (karnivor) tarafından alınır. Bir kısmı da yine ayrıştırıcılara gider. Etçiller tarafından alınan enerjinin neredeyse tümü bakım için kullanılır. Bitki enerjisinin büyük kısmını alan ayrıştırıcılar, bunun yarıdan fazlasını bakım için kullanır. Geri kalansa, toprak organik maddesinde depolanır ya da ayrıştırıcılarla beslenen organizmalar tarafından alınır. Sonuç olarak, bitkiler tarafından yakalanan enerjinin tümü dönüştürülür ve bir kısmı ısı olarak kaybedilir. Yani, ekosistemde enerji akışı tek yönlüdür. Bu nedenle, sistemin yaşamayı sürdürebilmesi için, üreticilerin güneş enerjisini tutma işlemini sürekli yapmaları gerekir.Üreticiler tarafından alınan güneş enerjisinin fotosentez ürünlerine dönüştürülmesine toplam birincil üretim denir. Bunun bir kısmı solunumda kullanıldıktan sonra, kalanı yeni dokular yapmak için kullanılır. Buna da, net birincil üretim denir. Ekosistemlerdeki birincil üretim güneş ışığı, besin ve su eldesine bağlı. Tropik yağmur ormanları, yağmur ve güneş ışığı bolluğu nedeniyle yüksek verimliliğe sahiptir. Haliçler (Estuaries) ve bataklıklar, ırmaklar ve akarsulardan gelen yüksek besin miktarı nedeniyle yüksek verimliliğe sahiptir.Bir ekosistemdeki enerji akışını göstermenin bir yolu, enerji piramidi inşa etmek. Bir enerji piramidi, üreticilerin yer aldığı en alt trofik düzeyden en üst etçil seviyesine kadar tüm besin seviyelerinin içerdiği enerji miktarını gösterir. Her seviyedeki enerji miktarı, hacim olarak gösterilir. Genel kural şudur: bir seviyedeki enerjinin yalnızca %10’u bir üstteki seviyeye geçer. Geri kalan solunum sırasında ısı olarak kaybedilir. Sonuç olarak, biyokütle miktarı ve desteklenen birey sayısı piramitte yukarılara doğru çıktıkça azalır. Bu nedenle, otçulların sayı ve biyokütlesi etçillerden daha fazladır. Bunu insan nüfusunun beslenmesine göre uyarladığımızda karşımıza şu sonuç çıkar: Var olan otlar doğrudan insan tarafından yenirse, aynı miktarda otla beslenen ineklerin besleyeceği insan sayısından 10 kat daha fazla insan beslenebilir. Çoğu ekosistemde, üreticiler tarafından yakalanan ve dokulara dönüştürülen enerjinin önemli bir kısmı otçullara ve daha yüksekteki beslenme düzeyleri tarafından değil, ayrıştırıcılar ve detrivorlar tarafından alınır. Numaralar üreticiler tarafından yakalanan enerjinin her beslenme düzeyine geçen oranını veriyor.

Besin Döngüleri

Enerjinin yanı sıra, tüm organizmalar suya ve çeşitli besinlere gereksinim duyar. Bu besinler arasında en önemlileri karbon, nitrojen, oksiyen ve fosfordur. Enerjinin tersine, besinler ekosistemlerde biojeokimyasal döngüler içinde sürekli kullanılabilirler. Herbir element için döngü, besinin bulunduğu bir depo, bir değişim havuzu ve besinlerin geçtiği organizmaları içeren bir biyotik topluluk içerir. Ancak, insan etkinlikleri bu besin döngülerini değiştirir.

Karbon Döngüsü

Tüm canlılar, karbon içerikli bileşikler olan organik moleküllerden oluşur. Yani, karbon döngüsü oldukça önemlidir. Karbonun değişim havuzu atmosferdir. Atmosferde karbon karbon dioksit formunda bulunur. Karbon, biyotik topluluğa fotosentez yoluyla girer. Fotosentez işleminde, CO2 havadan alınır ve karbonhidrat yapmak için kullanılır. Diyagramdaki kutular içinde yazılı sayılar, belirli depolarda bulunan karbon miktarını gösteriyor. Oklarla gösterilen sayılar da, depolar arasındaki geçiş miktarlarını gösteriyor. Karbonun hareket ettiği başlıca 3 depo bulunur: atmosfer, biyota denilen karasal organizmalar ve okyanus. Atmosfer, karbon döngüsünde en önemli rolü oynar. Burada karbon, karbon dioksit formunda bulunur. Atmosferdeki karbon dioksit karasal besin zincirine fotosentez yoluyla bitkiler aracılığıyla girer. Bitkiler tarafından alınan karbonun bir kısmı solunum yoluyla yeniden atmosfere geri döner. Kalan karbon, bitki dokularının yapımında kullanılır. Daha sonra otçulların bitkileri yemesiyle besin zincirinde ilerler ya da bir kısmı bitkinin ölmesiyle ayrıştırıcılara geçer. Hayvanlar ve ayrıştırıcılar karbonu solunum yoluyla tekrar karbon dioksit olarak atmosfere salar. Kalan kısım da, ayrışarak toprağın bir parçası olur. Uzun bir zaman sonra, bunların bir kısmı sıkışarak petrol ve kömür gibi fosil yakıta dönüşür. Okyanuslar, atmosferdeki karbon dioksit seviyesinin belirlenmesinde önemli bir rol oynarlar.


Karbon içeren gazlar difüzyon yoluyla okyanus yüzeyi ve atmosfer arasında hareket eder. Su bitkilerinin de fotosentez için sudaki karbon dioksiti kullanmaları gerekir. Okyanus bitkileri de karbonu tıpkı karasal bitkiler gibi depolar. Okyanus hayvanları bu bitkileri yiyerek karbonu depolarlar. Daha sonra, solunum yoluyla karbon dioksiti yeniden suya bırakırlar. Okyanus bitkileri ve hayvanları öldüklerinde suda çürürler (ayrışırlar). Çürüyen bitki ve hayvanlar okyanusun dibine çökerek orada çözünür ya da okyanus dibine yerleşerek tortunun içine gömülürler. Bazı deniz canlıları da karbon gazını okyanus suyundan alır ve kabuklarını yapmak için kullanırlar. Bu canlılar öldüğünde karbon dolu kabukları çözünür ya da okyanus dibine yerleşir. Her ne kadar kayaların oluşumu ve aşınımı uzun bir zaman alsa da, bu süreç de karbonu sudan uzaklaştırır. Son olarak, okyanus dibinden yüzeye hareket eden su da karbonu taşır. Okyanustaki karbonun bir kısmı da okyanus yüzeyinden atmosfere hareket eder. Karbon, bitkilerin soluması yoluyla yeniden atmosfere geçebilir ya da otçullar tarafından bitkilerin yenmesiyle bir üst beslenme düzeyine geçebilir. Her düzeyde karbonun büyük bir kısmı solunum yoluyla tekrar CO2 olarak atmosfere geri döner. Okyanuslar da, bikarbonat formunda büyük miktarda karbon tutar. Fosil yakıtların yakılması, atmosferdeki karbon dioksit miktarını yüksek oranda artırır. Son 40 yıl içinde atmosferdeki CO2’nin %30 oranında arttığı biliniyor.

İnsan Müdahalesi

Fosil yakıtlar olarak bilinen kömür, petrol ve doğal gaz, endüstrileşmiş tüm ulusların enerji gereksinimini karşılar. Bu nedenle de, Dünya ekonomisi karbon üzerine kuruludur. Bu yakıtların yanma yan ürünü de karbon dioksitdir (CO2). Yani, insanlar doğal süreçle karbon salımından daha hızlı atmosfere karbon dioksit ekliyorlar. Atmosferdeki fazla karbonun büyük bir kısmı ağaçlarda depolanır. Çeşitli nedenlerle orman alanlarının yakılarak yok edilmesiyle depolanan tüm karbon dioksit atmosfere verilir. Bu alanların kesilerek açılmasıyla da, karbonun en önemi depo alanı ortadan kaldırılmış olur. Bu işlemler, karbonun depolarından atmosfere geçmesine neden olur. Peki atmosferde karbon dioksit fazlası olursa ne olur? Karbon dioksit, yüzyılın en büyük tehlikesi olarak kabul edilen küresel ısınmanın başrol oyuncularından biri.

Küresel Isınma

Atmosferdeki karbon dioksit, sera etkisi adı verilen bir yolla güneş ısısını tutarak yeryüzünün ısınmasında önemli bir rol oynar. Sera etkisi, doğal bir ısınma sürecidir. Karbon dioksit ve belirli bazı gazlar atmosferde sürekli bulunurlar. Bu gazlar, tıpkı seralarda olduğu gibi Dünya’nın gerekli sıcaklığının korunmasını sağlarlar. Ancak, insan etkisiyle atmosfere daha yoğun olarak salınan bu gazlar, Dünya yüzeyinin istenilenden daha fazla ısınmasına yol açar. Bu gazlar içinde en önemlileri, karbon dioksit (CO2) ve su buharı (H2O). Bunları, metan (CH4), nitrous oksit (N2O) ve pek çok endüstriyel işlemde kullanılan kloroflorokarbonlar (CFCs) izler.

Su Döngüsü

En önemli yaşam kaynağı sudur. Tüm canlıların %75’i sudan oluşur. Denizler, karalar ve hava arasındaki su alışverişi, yeryüzünde yaşamın var olmasını sağlayan koşulları sürekli kılar. Okyanus akıntıları ve rüzgar desenleri, su döngüsünde rol oynar.

Dünya Su Stoğu

Su, Dünya'nın doğal kaynaklarından biridir. Dünya’daki toplam su miktarı sınırlıdır. Bu kaynağın büyük bir kısmı, okyanuslardaki tuzlu sudur. Ancak, tuzlu suyu tatlı suya çevirmek çok pahalı bir işlem olduğundan, kullandığımız su genellikle tatlı sudur. Dünya su kaynağının yalnızca %3'ü tatlı sudur. Bunun da üçte ikisi donmuş halde bulunur. Kalan %1'lik kısım yüzey suları ya da yeraltı sularıdır. Yeraltı suları, kullanılabilir su kaynağının üçte ikisini kaplar. Yüzey suları, bildiğimiz ırmaklar, akarsular, göller ve dereleri kapsar. Yeraltı suları, toprak içindeki boşlukları ya da kayaların arasındaki boşlukları dolduran sulardır.

Azot Döngüsü

Yaşamın başlangıcından beri, atmosfer ve okyanuslar azot içerir. Azot canlılar için önemli bir maddedir. Çünkü, proteinlerin ve DNA’nın önemli bir bileşenidir. Gaz halindeki azot (N2), atmosferin %80'ini oluşturur. Üçlü kovalent bağı, bu iki azot atomunu sıkıca bir arada tutar (N?N). Ancak, azot gaz formuyla bitkiler ve hayvanlar tarafından kullanılamaz. Yanardağ hareketleri ve şimşek gibi elektrik deşarjları, küçük bir miktar azotun besin döngüsüne girmesini sağlayabilir. Ancak, gerekli miktarın elde edilebilmesi için toprak organizmaları tarafından bitkilerin kullanabileceği bir forma dönüştürülmeleri gerekir. Karasal ekosistemlerde, toprakta ya da bazı bitki gruplarının köklerindeki yumrularda nitrojen bağlayan bakteriler yaşar. Bu bakteriler, azot gazını amonyağa dönüştürür. Yumrulardaki bakteriler, besinlerini bitkiden sağlarken, bunun karşılığında bitkilere gereksinim duydukları azotu sağlar. Fazla amonyak, toprağa salınır ve burada nitrifikasyon bakterileri tarafından önce nitrite, sonra da nitrata dönüştürülür. Nitrat bitkiler tarafından emilir ve protein gibi önemli moleküllerin üretiminde kullanılır. Böylece azot, besin zincirine girer. Azot, bitkiler ve hayvanlar atık ürettiklerinde ya da öldüklerinde, ayrışma işlemiyle amonyak formunda tekrar toprağa döner. Toprakta bulunan denitrifikasyon bakterileri de nitrit ya da nitratı tekrar azot gazına dönüştürür. Böylece azot tekrar atmosfere karışır. Bakteriler azot bağlama işlemi için nitrojenaz enzimi kullanırlar. Bu enzim, iki proteinden oluşur. Bu proteinler iki atom arasındaki bağları kırmak ve 1 molekül N2'den 2 molekül amonyak elde etmek için 1-2 saniyede 8 kez ayrılıp birleşirler. Terleme (transpirasyon): Su, bitkilerin kökleri tarafından emilir ve buradan yapraklara taşınır. Yaprakların yüzeyinde küçük delikler bulunur. Bu delikler sayesinde karbon dioksit emer, oksijen salarlar. Su buharı da buharlaşma yoluyla bu deliklerden salınır. Bu işleme terleme denir. Kentsel Alanlar: Yerleşim alanlarında su döngüsünde önemli kayıplar yaşanır. Bunun başlıca nedenleri, baraj yapımı ve bitki örtüsü kaybı olarak sıralanır. Atmosfer: Hava, Dünya’daki suyun %0.001’ini tutar. Su, burada ortalama 9 gün geçirir ve sonra tekrar karaya döner. Atmosferdeki başlıca gazlar, azot (%78) ve oksijendir (%21). Diğer gazlar, geri kalan %1’i oluşturur. Havadaki miktarı her an değişebilen tek gaz su buharıdır. Havada %0-4 oranında su buharı bulunabilir. Havadaki su buharı, havanın nemliliğini belirler. Güneşin Rolü: Güneş, buharlaşmanın olması için gerekli ısı enerjisini sağlar. Aynı zamanda, Dünya yüzeyinde kararsız ısınmalar rüzgara neden olur. Yere yakın olan olan hava (su buharı taşıyan), güneş tarafından ısıtılır. Isınan hava yükselir ve sonra da soğumaya başlar. Soğuk hava, sıcak havadan daha ağırdır. Bu nedenle, soğuyan hava yeniden yere iner. Sıcak ve soğuk havanın bu hareketine “konveksiyon akım” (convection current) denir.

Fosfor Döngüsü

Yaşam için gerekli önemli minerallerden biri fosfordur. Fosforun asıl kaynağı kayaçlardır. Fosfor kayaların yapısında fosfat olarak bulunur. Kayaların aşınması ve erozyon gibi süreçlerle fosfat ırmaklara ve akarsulara karışır ve buradan okyanuslara taşınır. Burada, diğer minerallerle birlikte depolanır. Milyonlarca yıl burada bekler. Kabuk çarpışmaları sırasında deniz tabanının bir kısmı yüzeye çıkar ve karasal yapı oluşturur. Kayaların yeniden aşınmaya başlamasıyla da tekrar döngüye katılır. Oldukça yavaş ilerleyen bu döngüde, karadan okyanuslara daha hızlı bir geçiş yaşanır. Fosforun yeniden karaya dönüşü, yüzbinlerce yıl alır. Fosforun ekosistemlerdeki döngüsü daha hızlı ilerler. Tüm canlılar az miktarda fosfora gereksinim duyar. Fosfor, ATP, NADPH, fosfolipitler, nükleik aistler ve diğer organik bileşiklerin başlıca bileşenidir. Bitkiler, fosforun çözünüp iyonlaşmış formunu kullanırlar. Bunu öyle hızlı yaparlar ki, topraktaki fosfor miktarı birden bire olması gerekenin oldukça altına düşebilir. Otçul hayvanlar için fosforun tek kaynağı bitkilerdir. Etçil hayvanlar da, otçul hayvanları yiyerek fosfor gereksinimlerini karşılarlar. Hayvanlar, fosforun bir kısmını dışkı ve idrar yoluyla atarlar. Ölü canlıların çürümesiyle de bir kısım fosfor toprağa taşınır. Toprağa karışan fosfor, buradan yine bitkiler tarafından alınarak döngüye katılır.Fosfor, özellikle sucul ekosistemde çoğunlukla bitki büyümesinde sınırlayıcı besindir. Fosforun ana kaynağı kayaçlar olmasına karşın, ticari gübrelerle döngüye daha fazla fosfor katılır. Fosforun döngüde fazla miktarda bulunması çevresel sorunlara yol açar. Örneğin, tarım alanlarında gübre olarak kullanılan fazla fosfor sığ göllere taşındığında, bu besin fotosentetik bakteri ve alglerin sayılarının birden bire patlamasına neden olur. Bu durum, su yüzeyinin kaplanmasına ve güneş ışığının sualtındaki bitkilere ulaşmasına engel olur. Bu bitkiler ve yüzeydeki bakteri ve algler öldüğünde diğer bakteriler tarafından tüketilir. Bu bakteriler beslenme sırasında sudaki çözünmüş oksijeni kullanırlar. Göldeki oksijen miktarının düşmesiyle de, balıklar ölür. Göllerdeki bu kirlenmeye ötrofikasyon denir.

Ekosistem Modelleme

Bir ekosistemin, yalnızca bir parçasına verilen zarar, ilgisiz gibi görünen bir başka parçasını da beklenmedik şekilde etkileyebilir. Bu nedenle, olabilecek etkilerin tahmini için çeşitli yöntemler kullanılır. Bunlardan biri, bilgisayar programlarıyla hazırlanan ekosistem modellemeleridir. Bu yöntemde, araştırmacılar farklı ekosistem bileşenleri hakkında önemli bilgilere ulaşabilirler. Tüm bilgiler birleştirilir ve elde edilen sonuçlar bir sonraki zararın çıktılarını tahmin etmekte kullanılır. Örneğin, bir bölgedeki besin ağı, her bir populasyonun ne kadar tüketildiğini gösteren eşitlik dizilerine dönüştürülür. Böylece, aşırı tüketilen bir türün ya da sayıları çok artan türlerin etkilerinin ne olacağı tahmin edilebilir. Bilgisayar modellemeleri, özellikle alanda deneyler yapmak zor ve maliyetli olacağından büyük ve karmaşık ekosistemlerde kullanılır. Ancak, bu modellemelerin güvenilir sonuçlar vermesi için, ekosistemdeki tüm anahtar ilişkilerin doğru şekilde anlaşılması gerekir. Eğer, modellemede eksikler varsa, çıkan sonuçlar yanıltıcı olabilir.

Bu metin Tübitak Bil-Tek dergisinden alıntıdır.

30 Mart 2008 Pazar

Sinarit Balığının Bilinmeyen Özellikleri


Sinarit (Dentex dentex) in Bilinmeyen Özellikleri ve Yaşamı

Sinarit balıkları 20 yaşından sonra yavaş büyürler. 20. yaştan sonraki 10 senede sadece 5 cm boy atarlar. 1.5 metre boya ve 40 kilo ağırlığa eriştiğine dair söylentiler vardır.




Mayıs ayında yumurta dökmeye başlarlar. Yumurtlama dönemi çok uzun sürmez. 15-20 gün içinde sona erer.






Akdeniz, Ege ve Akdeniz'in Atlas Okyanusuna açıldığı Cebel-i Tarık Boğazı çevresinde, İngiltere’den Senegal’a kadar bölümlerinde dağılım gösterir. Genç bireyler sürü halinde gezerken, yaşlılar yalnız gezmeyi sever. Denizlerin 200 metre derinliklerine kadar yayılabiliriler. Genellikle 50 metreye kadar derinlikteki kayalık sahiller ve yakınlarını, özellikle kumlu zemin üzerindeki adacıklar halindeki kayalıklar, batıklar ve burun başlarının çevresini tercih ederler. Küçük bireylere deniz çayırları ve yosunlarla kaplı sığ sularda rastlanabilir.





Şekilsel Özellikleri


Bedeni oval, sırtı oldukça yüksek ve yanlardan yassılaşmıştır. Erişkin bireylerde baş profili gençlere göre daha dik olup baş üstünde bir tümsek bulunur. Ağızındaki tüm dişler köpek dişidir. Boy 100 cm ye, ağırlık 14 kg ya kadar. Doğada 28 yaşını geçen sinaritlere rastlanmaktadır. En büyük sinaritler 30 yaşını aşmış durumdadır.



Sinaritin Beslenmesi

Yırtıcı bir balıktır. Balıklar, yumuşakça (midye ve salyangoz), eklem bacaklılar (karides, yengeç ve ıstakoz) ve kafadan bacaklılar (ahtapot, sübye, kalamar) ile beslenirler. Yapay yemler ve balık kullanılarak kafeslerde yetiştirme girişimleri başarılı olmuştur.


Boy – Ağırlık İlişkisi

Sinaritlerin boyuna göre ağırlığı aşağıdaki gibi değişir.

Boy Ağırlık (gr)
10 --12.5
15 --45.5
20 --105
25 --208
30 --365
40 --878
50 --1.740
75 --6.000
100 -14.500

Kısaca 10 cm boyda 12.5 gr gelen sinarit hızla büyüyerek 20 cm de 105, 30 cm de 36540 cm de 878, 50 cm de 1750 gram ve 75 cm de 6, 100 cm de 14.5 kg gelmektedir.

Yaş- Boy İlişkisi

Sinaritlerin yaşa göre boyları aşağıda sıralanmıştır.

Yaş Boy (cm)
0 ---21
1 ---27
2 ---33
3 ---38
4 ---42
5 ---46
6 ---50
8 ---56
10 --62
15 --71
20 --76

İlk Üreme Yaşı

Sinaritler 2. yaştan sonra erginleşmeye başlar, bazı balıklarda bu 4. yaşa kadar uzar.
Yukarıdaki tablodan görülebildiği gibi en küçük erişkin sinarit 33 cm boya ve yaklaşık 400 gram ağırlığa sahiptir. Bu boy ve ağırlıklar 40 cm ye ve 850 grama kadar gecikebilir.

Avcılığı ve Değerlendirilmesi

Uzatma ağlarıyla, daha çok paraketa ve özellikle canlı yem takılmış sürükleme oltalarıyla avlanır. Serbest dalıp zıpkınla avlananların da en gözde balıklarındandır.

Taze ve donmuş olarak tüketilir.

25 Mart 2008 Salı

Doğal Alabalıklar ve Avcılığı

Alabalık....

Peşinden en çok koştuğum, çektiğim zahmetin karşılığını en fazla aldığım, ama en az yediğim balık...

Benekleri güzel, kendi güzel, yaşadığı yerler güzel, güzeller güzeli bu balıkla çocukluğumda tanıştım.

Akrabalarımıza yazın hasata yardıma gittiğimizde ben derelerde onun peşine koşardım. Koşardım ya, herkes bana "dere sularında oynayan çocuk" gözüyle bakar, balık avladığıma inanmazdı.






Önceleri gizli gizli eve götürüp balığa meraklı anneme verdiğim, akrabamız olan köylülerin tü kaka, o yenmez diyerek hiç kaale almadıkları, beneklerine hayran olduğum kaygan balık, lezzet olarak ta bizim çok hoşumuza gitmişti. Öyle ki; bir gün 3 balık yakalarsam, yemek için yeterli olmadığını düşünerek suya iade eder, yada sonradan edindiğim tecrübeyle, taşlarla derenin kenarında bir gölcük yaparak, balıkları orada biriktirirdim.



Bu çabalar ve o zamanlarda radyoda severek dinlediğim, "ocak başı" ve tarla dönüşü" adlı tarım proğramlarında işlenen balık yetiştiriciliği yada o zamanki adıyla "tarla balıkçılığı" konuları benim şu anki mesleğe yönelmemde çok etkili oldu.


İlk avlarım taşların altından elle yakalayarak oldu. Sonra çocukça ama hala illegal olmayan fakat burada anlatmayacağım yöntemlerle işi büyüttüm. Hatırlayıp bilen varmı hala bilmem, bebeklerin sahte emziklerini tatlandırmada kullanılan "devamis" denen küçük teneke kutularda satılan bir tür lokum vardı. Bir yaz bir devamis kutusunda pek çok kanca - kurşun ve hakiki mantara sarılmış 25 metre misinayla o köye gittiğim yaz benim tüm hayatım için dönüm noktası oldu.

Alabalığı daha iyi tanımaya başlamıştım, onun suyun üzerinde uçuşan böceklere atlayıp nasıl havada kaptığını, kendiliğinden suya düşen kelebek, çekirge ve sinekleri nasıl yediğini gözlemiş, hatta kendi yakaladığım böcekleri suya atarak bitki kökleri yada taş diplerinden o muhteşem yaratığın hızla çıkığı yemi alışını defalarca izlemiştim.
Neyse uzatmayayım; bir deli kızılcık sopası, 2 metre misina, ucunda tek bir 8 no kancadan ibaret oltama çekirgeleri ve diğer böcekleri takarak suyun akıntısına bırakıp nazlı nazlı akan derede süzülüşünü ve birden nerden çıktığı belli olmayan alabalığın oltaya dalışı ve onu kıyıya alışım hala anılarımı süslemektedir.

DOĞAL ALABALIKLAR NEREDE BULUNUR.

Bu başlık altında bildiğim her şeyi anlatmak alabalıkların nadir ve hassas yaşam alanlarının sürdürülebilirliği açısından yanlış olacaktır. Konunun ince detayları bu balığa aşık olup, peşinde dağ tepe gezilerek öğrenilmesi gerekir. Aksi taktirde zaten az kalmış bu güzelliklerin kıymetini yeterince anlamadan, fazla olan av baskısını daha da artırmış olurum.
Ülkemizin en doğusundan en batısına, en güneyinden en kuzeyine kadar her yerinde doğal alabalık bulunduğunu söyleyebilirim.

Alabalık Yaşam Alanlarından Bazı Kesitler

Alabalık stresten uzak sessiz ve temiz suları sever. Bu balığa büyük aşkla bağlı olursanız süpriz yapmayı da sever. Yüksek rakımlı dağ gölleri, buzul gölleri, bulanık akmayan dereler ve özellikle suyu fazla sert ve millli olmayan, içindeki taşların renklerinin belli olduğu, suları serin derelerin uygun bölümlerinde mutlaka alabalığa rastlarız. Bu derelerin denize yada yerleşim yerlerine yakın bölümlerinde alabalık yoksa da yukarıda belli bölgelerinde alabalık mutlaka vardır.

Son zamanlarda çoğu tam kontrolüm altında olmayan alabalık avı turlarımdan eli boş döndüm. Bunların çoğu keşif ve "ya varsa" turlarıydı. Alabalık avlaklarının aynen benim yaptığım gibi binbir zahmetle kişinin kendisi tarafından keşfedlmesi taraftarıyım. Fakat burada, bu sevdaya gönül veren yada verecek dostlarımıza alabalık "nerede bulunur" ve "nerede aranmalıdır" sorularının karşılığı olacak bir kaç küçük ip ucu vermek sanırım çok sorun olmaz.

Genel olarak bir alabalık kaşifi etrafında gördüğü yada karayoluyla seyahat ederken kıyısından geçtiği akarsulardan başlamalıdır. Bu akarsu Kızılırmak, Fırat, Dicle, Yeşilırmak, Ceyhan, Göksu vs. gibi kocaman ve suları ılık ırmaklar olabileceği gibi, küçük dereler de olabilir.

Şimdi işten anlayanların, "aman Kızılırmakta hatta Ceyhanda alabalık olurmuymuş" dediklerini duyar gibiyim.

Olur da, siz olduğu zaman alabalık avlamayın diyerek konunun esas ayrıntısına geçeyim.

Bu ırmakların ana kollarında yada o yolunuzun üstündeki küçük derelerin kendisinde, özellikle yerleşim birimlerinin yakınlarında ve yoğun hayvancılık ve tarım yapılan yerlerde alabalık ararsanız, tabi ki bulamassınız.

Alabalığı arayacağınız yerler bu işlek akarsuların yan kollarıdır. Bu yan kolun doğduğu yer ile ana kola bağlandığı yer arasında 1 km den fazla mesafe olması, etrafında insan faaliyetleri bulunmaması, rakımın 700-800 metreden yüksek olması, etrafında her mevsim yeşil bitkiler olması yeterlidir.

Rakımı 1500 ün üzerine çıkarttığınızda bu şartların pek çoğuna ihtiyaç bile duyulmaz. Yazın en alt rakım 1200 metre, kışın ise 500 metreye kadar indirilebilir. Sadece ilaçlı ve gübreli tarım başta olmak üzere derenin çevresinde fazla insan faaliyeti olmaması yeterlidir.






Esas alabalık var olduğu halde, olmaz diye bakılmayan yerler küçük derelerdir.













Üzerinden kocaman otoban geçen, altta meyfezlerden geçen az bir su şeklindeki 1200 üstü rakımlı dereciklerde bile alabalığa rastlanır.










Bu "küçük dereler" daracık bir kanal şeklinde bile olsa, alabalık yaşaması mümkündür.












Yine yükseklerde yer alan bir köy yada kasaba içerisinden geçen, zaman zaman borular içine alınan sular dikkatle ele alınmalıdır.












Etrafının kaya, çakıl yada toprak olması bir şeyi değiştirmez, yeterki su duru aksın ve içilebilecek nitelikte olsun.





1500 metreden alt rakımlarda alabalık varlığının neredeyse olmassa olmaz şartlarından biri de şelalelerdir. Şelaleler sayesinde dere sazangillerden arınır. Yani 3-5 metreden az olmamak şartıyle, üzerinde bir şelale olan, suyu kaliteli bir derede sazangiller şelaleyi aşamadıkları için alabalıklar çok rahat yaşam alanı bulur.
Sazangiller (tatlısu kefali, bıyıklı, siraz vs.) bu derelere bulaşsa bile, bahar ve kış selleriyle şelalelerden aşağıya sürüklenir ve bir türlü burada tutunamaz.





Bu dereler ille de bol sulu olmak zorunda, yada şelaleler Niyagara şelalesi gibi olmak zorunda değildir. Su çoğu zaman soğuk olsun, yazın bile derenin suyu tam kurumasın yeter.












Bir de 1500 metre üstü dağ gölleri var ki, onlara nerede ve ne zaman rastlanılacağı belli olmaz. Küçük dereleri takip ederseniz, ummadığınız yerlerde bir kaç yüz metrekarelik dağ göllerine ulaşır ve ummadığınız bolluk ve büyüklükte alabalık görebilirsiniz.










Doğal Alabalık varlığı yönünden ülkemizdeki en önemli alanlar doğudan batıya doğru genel olarak şu şekilde sıralanabilir.
  • Kuzey Doğu Anadolu (Kars-Artvin) yüksek rakım akarsu ve gölleri
  • Tüm Doğu Anadolu yüksek rakım göl ve akarsuları
  • Orta Anadolu Hattı (Sivas, Malatya, Kayseri, Kahraman Maraş, Osmaniye)
  • Batı Toroslar (1500 m üstü, aşağılarda sadece gökkuşağı vardır)
  • Doğu Karadeniz sahilden 1000 m üstü yaylalar hattına kadar
  • Batı Karadeniz 300 m üstü rakımlı dereler ve göller
  • Bolu göller bölgesi - Ankara Kızılcahamam
  • Marmara- Uludağ bölgesi
  • Kaz Dağları Bölgesi
  • Trakya Istrancalar bölgesi

Bir kaç alabalıklı dere ile yazıya son veriyorum, resimlere bakın ve hayal gücünüzü işletin (Koyu yazılan özel şartları hiç unutmayın).





AVLAMA TEKNİKLERİ

Alabalık avcılığında pek çok yöntem kullanılır. Av aracı seçimini daha çok avlağın yapısı belirler. Alabalık bulunan avlaklar farklı özelliklere sahiptir. Bunlar:
1- Çalılık-Makilik içinden geçen dereler
2- Orman içinden akan dereler
3- Düz platodan-yayladan akan dereler
4- Derin vadilerden akan dereler
5- Göller
Burada sayılan akarsular da iki çeşittir.
1- Eğimi düşük olanlar
2- Yüksek eğimli basamaklı bol şelaleli olanlar
Kullanılan Takımlar
1- Doğal Yemli Oltalar
2- Yapay Yemli Oltalar
Doğal Yemli Oltalarla Alabalık Avcılığı

Doğa yemlerle avcılık yukarıda sayılan tüm avlaklarda kullanılabilir. Fakat avlak tipine göre doğal yemli takımlarda bazı değişiklikler vardır.

Alabalık Avında Kullanılan Doğal Yemler

Sakıncalarından ötürü alabalık avlağına dışarıdan doğal yem getirilmemelidir. Paketlenmiş kuru yemler, konsere balık yumurtaları ve böcekler ise genelde steril olduğundan taze olarak avlakta paketi açılmak şartıyla kullanılabilir.
Avlak bögesinden toplanacak börtü - böcek, solucan ve yemlik balıklar alabalık avında tercih edilmelidir.

Alabalık avcılığında kullanılan doğal yemler şunlardır;

1- Su böcekleri : Böcü, Yanuç (gammarus), Kız böceği, Yusufcuk, Mayıs sineği, Sivrisinek ve Kronomit larvaları


2- Karasal Böcekler : Çekirge, Sinek, Danaburnu vs.
3- Solucan, tırtıl ve sinek-böcek larvaları
4- Midye ve salyangozlar
5- Balıklar
6- Balk yumurtaları
7- Kurbağa, kertenkele, semender gibi canlılar

Burada sayılan doğal yemlere dikkat edilirse alabalığın etçil hatta avcı bir tür olduğu görlebilir.
Sayılan doğal yemler dışında parçalanmış hayvansal gıdalar da alabalığın yiyebileceği şeyler olsa da bundan kaçınmak daha iyi olur.

Yemli Olta Tipleri

Alabalığın doğal yemle avcılığında kullanılan olta tipleri diğer balıklar için kullanılanlar kadar çeşitlidir. Fakat temel olarak daha narin yapılı, ince misinalar ve keskin/sivri kancaların tercihi avda başarıyı artırır.



Alabalık avcılığında kullanılacak kancaların kertiklerinin küçük yada hiç kertiksiz olması gerektiğinde avlanan balığa zarar vermeden suya iade etmek açısından yararlıdır.


Alabalık avı için kullanılmaması gereken büyük çentikli kanca ve Çentiği Küçük Kanca


Şamandıralı oltalar:

Alabalık avcılığında avlağın özelliklerine göre farklı yapıda şamandıralı oltalar kullanılabilir.

Yavaş ve orta hızda akan yada sıkca aynalar oluşturan küçük derelerde;
  • Sizi sudan olabildiğince uzak tutacak,
  • fakat tasma atma aksiyonu bakımından uç esnekliği sınırlı bir sopa yada kamışın ucuna,
  • doğru bir şekilde bağlanmış olan, kamış uzunluğunda, 0.15-0.20 mm arası kalınlığa sahip misina,
  • en fazla fındık büyüklüğünde el yapımı bir şamandıra ve
  • keskin uçlu balığın büyüklüğüne uygun bir kancadan oluşan oltalar verimli olur.

Anadolunun pek çok yerinde şamandıra hatta kurşun kullanmadan sadece halkasız göl kamışı, misina ve kancadan oluşan oltalar alabalık avcılığında yaygın olarak kullanılır. Yem olarak genelde böcekler kullanılır.

Dereye gölge düşürmeyecek şekilde uzaktan akındıya yada kaya arkasında suyun yavaşladığı köpüklü bölgelere bu olta sarkıtılır. Balık oltaya dalınca misinadaki gerginlikten veya kamışın ucuna kadar ulaşan gerilmeden anlaşılır. Kamış hızla kaldırılıp arkaya alınarak balık yakalanmış olur.



Yukarıda kısaca söz edildiği gibi; en uçta kanca, bir iki karış üzerinde kıstırma kurşun (bazen kullanılmaz) ve halkasız göl kamışı birleşiminden oluşan olta yöresel olarak en yaygın kullanılan alabalık oltasıdır.
Şamandıra ve kurşun kullanıldığında daha faklı bir uygulama olmaz.
Kullanılan nohut yada fındık büyüklüğündeki şamandıra oltanın akıntının ritmik salınımları dışında balık tarafından oluşturulan hareketlerini sezmek içindir.







Derin aynalar yapan derelerde ve göllerde:
Kaliteli kalem şamandıralar ve
Hafif (taşıması kolay), küçükçe boyutlu bir makine kullanılabilir.
Derinliğe bağlı olarak boncuk kıstırma kurşunlardan yararlanılabilir.
Yine çok derin yerlerde stoper-şamandıra kombinasyonu kullanılabilir.


Hızlı akan derelerde:
Kancanın bir karış üzerinden başlıyacak şekilde çok küçük boncuk kıstırma kurşunlar kulanılabilir.
Her bir kıstırmanın arasında 2 - 3 cm mesafe olması akıntı hızına göre oltanın dibe doğru serilmesi açısından daha iyidir.






Seyyar iskandilli oltalar

Çupra, levrek ve mırmır avcılığında kullanılan seyyar ağırlıklı oltaların
  • zeytin çekirdeği büyüklüğünde kurşun,
  • ince misina ve
  • fırdöndü (yada stoper boncuk)
kullanılarak hazırlananı akıntlı sularda alabalık avında olukça verimlidir. Aslında bu olta akarsuların daha aşağı kesimlerinde 20 gramlık kurşun ile bıyıklı (barbus) ve sarıbalık (siraz) gibi balıkların avcılığında kulllanılan bir olta tipidir.


Dip oltaları

Alabalık avcılığında her türlü suda
  • ince misna,
  • uçta iskandil ve
  • yukarı doğru köstekler üzerine bağlanmış 1-2 kancadan oluşan dip oltaları kullanılabilir.
Tavisye edebileceğim dip oltası ise;
  • para iskandilin bir karış yukarısına
  • cam yada plastik boncuk kıstırmalar arasına küçük bir fırdöndü yerleştirilerek
  • bağlanacak bir-iki karış uzunluğunda tek bir köstekten oluşan takımdır.



At Çek Oltalar

Yapay yemle avcılığın başlangıcını oluşturan oltalardır. Fakat onun doğal yem kullanılarak yapılan türü olup günümüzde dünyada yaygın olarak kullanılır.

Genel olarak balık, kurbağa, semender, iri böcek, toprak solucanı gibi daha büyükçe doğal yemlerin hareketli olarak balığı cezbetmesini sağlayacak bir mekanizma içerirler.
En çok Drachkovitch (ya da her nasıl yazılıyorsa) mekanizması kullanılır. Fakat bunun da kendi içinde çeşitleri vardır. Temel amaç doğal yeme doğru bir şekilde kanca yada kancalar yerleştirmek ve düzgünce atıp çekmeyi sağlayacak bir ağırlık ilave etmektir.
Bu sistemde daha çok spin tipi bir kamış-makine seti kullanılır. Fakat makinesiz uzun göl kamışıyla olta suya bırakılıp uzaktan aksiyon vermek te mümkündür.

Göller, aynalar ve sakin akan akarsularda daha iyi randıman verir. Yemi karşı kıyılara kadar atmayı ve istediğiniz hızda çekmeyi sağladığı gibi kamış ucuyla yeme sağa sola gitme, dalıp çıkma gibi harekeler yaptırılabilir.

Yapay Yemli Oltalar

Yapay yemler olarak döner kaşıklar, toby kaşıklar, silikon balık, solucan ve böcek taklitleri, balsa yada plastik sahte balık ve böcek takliti oyuncaklar sayılabilir.
Daha çok alabalık avcılığına özgü bir yöntem olan sahte sinek (fly) tekniği de alabalık avılığında yaygın kullanılan özel bir avlama biçimidir.

Döner Kaşık

En çok kullanılan yöntemdir. Ünlü bir marka olan meps adıyla da anılır. Farkı renk ve eklentilere sahip olanları vardır. Genelde 1 karışa kadar boylarda 0-2 no, 30 cm ye kadar olan balıklarda 1-3 no, daha büyüklerinde 3-5 no kullanılır.


Döner kaşıklarda solucan, renkli plastik kuyruk, renkli yün ve tüy gibi eklentiler olabileceği gibi, ağırlığı ve dönüş kalitesini artırmak için aks üzerinde farklı malzemeden boncuklar ve boru veya mermi çekirdeği şekilli ağırlıklar bulunabilir.
Küçük derelerde sade olanları tercih edilir.

Renkleri zemin ve benekleri farklı renk ve tonlarda veya balık derisi desenli vs. olabilir. Günün saati, gölgelilik, bulanıklılık zıt renkli ve kolay farkedilenleri tercih etmeyi gerektirir.

Bu kaşıkların asıl albenisi dönüyor olmalarıdır. Yıllarca kullanıp boyası kazınmış fakat mükemmel dönüşlü kaşıklardan bazılarıyla daha fazla av yapılabilir.


Diğer Kaşıklar


En çok kullanılan kaşık tipleri arasında toby ve cleo tipi turna kaşıkları vardır. Özellikle debisi fazla akarsularda ve göllede daha etkindirler. Ağır ve nispeten büyük olduklarından küçük derelerde gürültüleriyle balıkları ürkütür. Coşkun akan geniş sularda ise iri balık avlamanın ender yollarındandır.

Silikon Sahteler

Başka hiç bir balıkta alabalık avcılığındaki kadar bol çeşitli silikon yapay yem yoktur diyebilirim. Küçük balığa, solucana, her tür böceğe benzeyen silikon yapay yemler alabalık avında etkin bir şekilde kullanılır.

Ülkemizdeki çoğu alabalık avcıları bunları tercih etmez fakat bu tamamen alışkanlıklar ve tanınmış alabalıkçıların daha çok mepsçi ve fly ci olmalarından kaynaklanır.
Alabalık avcılığında bu gizli silahı sık sık randımanlı bir şekilde kullanma imkanı bulmaktayım.
Bunların kullanılışında jighead ve drakovitch sistemlerinin yanında basit bir kurşun ağırlıktan da yardım alınabilir. Uygun kanca büyüklüğüne sahip jighead ler daha uygun atış çekiş ve aksiyon olanağı verirler.

Sert Balık-Böcek Taklitleri

Hepimizin rapala olarak bildiği yapay yemlerin göller dışında tamamen su yüzeyinden gelen 7 cm ye kadar boyda olanları ile rahatlıkla alabalık avlanablir. Poper tipi su püskürtenlerin 5 cm likleri ile çekirge, karınca ve örümcek biçimli, sert malzemeden yapılmış, kancası kendi üzerinde saheler durgun sularda avcılıkta etkindir.

Fly İle Avcılık
Özel misina(lar)ı, kamışı ve makinesiyle alabalık avcılığı için icat edilmiş en eski yöntemlerden biridir.
El yapımı yapay sinek ve böcek taklilerine doğal aksiyon vererek su üstünde uçurup balığın ilgisini çektikten sonra suya düşürülmesi şeklinde kullanılır.
Batan (ıslak) ve kuru tip sinekler kullanılabilir. Bunları bağlamak ayrı bir beceri ister.
Genelde orman hattı üzerindeki rakımlarda, yaylalarda sakin akan ırmaklarda yada soğuk iklimli yerlerde denize kadar ulaşan geniş akarsularda kullanılır. Göllerde de verim alınabilir. Son yıllarda denizde pek çok balığın avında ve tatlısu kefali ve turna gibi balıkların avcılığında da kullanılmaya başlanmıştır.

Denizlerimizdeki Davetsiz Misafirler, İstilacı Türler

Davetsiz misafir denen egzotik türler denizlerde de yaygın olarak bulunuyor. Denizel egzotik türler bir ortamdan başka bir ortama değişik yollarla girerler. Akvaryumculuk, denizel ulaşım, balıkçılık ve yetiştiricilik etkinlikleri, bilimsel araştırma etkinlikleri, coğrafik bariyerlerin insan tarafından ortadan kaldırılması (Süveyş Kanalı) gibi. Bunların içinde en yaygın olanı, gemilerin balast sularıyla taşınım. Balast suyu, gemilerin boşken dengelerini sağlamak için, alt kısımlarında bulunan balast tanklarına aldıkları su.

Büyük gemiler herhangi bir limandan aldıkları suyu, çok uzak mesafelere taşırlar. Böylece, bu su içinde birçok canlı tek başlarına yapamayacakları bir yolculuk yaparak bir yerden bir yere taşınmış olurlar. Bu yolla taşınım o kadar fazla ve yaygın ki, Japonya’dan Amerika’ya giden bir geminin balast suyunda yapılan bir incelemede 367 tür belirlenmiş. Dünya denizlerinde her gün yer değiştiren tür sayısının da 3000 civarında olduğunu tahmin ediliyor. Bu nedenle doğal ekosistemlere yabancı tür girişi kaçınılmaz oluyor.

Bunun yanında bazı canlılar da gemilerin karinalarına tutunur ve onlar da çok uzak mesafelere gidebilirler. Her iki durumda da taşınan bu canlıların büyük kısmı ya taşınma sırasında ya da ulaştıkları denizde ölür. Yaşamayı başarabilen türlerse, egzotik türler olarak yaşamlarını devam ettirirler. Gemi karinalarıyla birlikte taşınım, gemiyle yolculuğun başladığı zamanlardan bu yana devam eden bir şey. Bazı türler o kadar çok yere yayılmışlar ki, artık egzotik olarak kabul edilmiyorlar. Yetiştiricilik yoluyla taşınım, yetiştiriciliği yapılan türün deniz ortamına yanlışlıkla bırakılması sonucu gerçekleşir.

Birçok deniz yosunu türü bu biçimde taşınmış. Benzer biçimde taşınım bilimsel araştırma etkinlikleriyle de olabilir. Üzerinde çalışılan yabancı bir türün kazayla denize bırakılması sonucu egzotik taşınım gerçekleşebilir. Bir başka taşınım da akvaryum etkinlikleri sonucu gerçekleşebilir. Deniz akvaryumu için satışı yapılan birçok tropikal tür, denizler için büyük bir tehlike oluşturur. Bunun en iyi örneği katil yosun olarak bilinen Caulerpa taxifolia. Katil yosun, akvaryum için güzel ve kolay yaşatılabilir bir tür. Bu tropik yosun 1980’lerde Almanya’daki deniz akvaryumları için getirildi. Buradan da Monaco’daki (Fransa) bir başka deniz akvaryumuna taşındı. 1984’te akvaryumun deşarj suyuyla Akdeniz’e karıştı.

İlk görüldüğünde 1 m2’lik bir alanı kaplıyordu. Bu arada yosuna herhangi bir şey yapılmadı. Çünkü katil yosun o tarihe kadar yayılımcı bir özellik göstermiyordu. Katil yosun, 6 yıl boyunca uyum süreci geçirdi. 1990’ların başından itibaren yayılımını hızla artırmaya başladı. Önce Fransa sahillerinde daha sonra da Batı Akdeniz’de birçok ülkede yayılmaya başladı. Katil yosun, doğal ortamında böyle bir etki yapmıyor. Akdeniz’de yıkıcı etkiler yapmasının nedeni, bilimadamlarına göre, türün geçirdiği akvaryum süreci.

Akvaryumda genetik yapısı değişen ve çok daha güçlü hale gelen katil yosun, tekrar denize döndüğünde çok daha güçlü bir haldeydi. İlk yıllarında doğal düşmanı da olmadığından giderek büyüdü ve bugün Akdeniz ekosistemini tehdit eder hale geldi. Gemilerin çapalarında bile kolayca bir yerden bir yere gidebilen katil yosun, 2000 yılında Kaliforniya (ABD) kıyılarında görüldü. Genetik çalışmalar yapıldığında bu yosunun Akdeniz’den geldiği saptandı. Akdeniz’de yaptığı etkiyi bilen bilimadamları, bu yosunu kıyılardan temizlemeye başladılar. Çok pahalıya gelmesine karşın kıyılarını iki yıl içinde katil yosundan tamamen temizlediler.

Şu ana kadar Türkiye kıyılarında herhangi bir noktada katil yosun görülmüyor. Ancak, kıyılarımız bu konuda ciddi bir tehdit altında. 1 mm’lik bir kısmından bile çok büyük koloni oluşturabilen katil yosun, Fransa’dan kıyılarımıza gelen herhangi bir gemi çapasında olabilir. Coğrafik bariyerlerin yapay olarak kaldırılmasıyla oluşan egzotik tür girişine örnekse, Süveyş kanalı. 1869‘da bu kanalın açılmasıyla tropik bir deniz olan Kızıldeniz, dolayısıyla da Hint Okyanusu’yla, Akdeniz arasında bir bağlantı da sağlanmış oldu. Bağlantıdan sonra uzun bir süre tür geçişleri olmadı. Ancak, 1900’lü yıllardan itibaren Kızıldeniz kökenli canlılar yavaş yavaş Akdeniz’e girmeye başladı. Özellikle son zamanlarda bu girişte çok artış görülmeye başlandı. Bilimadamlarına göre bu tür girişi giderek artacak; belki de bir süre sonra Akdeniz’in büyük bir kısmı Kızıldeniz kökenli canlılardan oluşacak.

Bugün İskenderun Körfez’inde herhangi bir trol ağında çıkan balığın % 80’ini Kızıldeniz kökenli türler oluşturuyor. Katil yosuna benzer bir tür olan ve terörist yosun olarak adlandırılan Caulerpa racemosa, kıyılarımıza Kızıldeniz’den geldi. Katil yosun kadar etki yapmasa da, belli bölgelerde hızla yayılan terörist yosun, 2000’li yıllarda Kaş, Bodrum gibi yerlerde hızla yayılmasına karşın, şimdilerde o kadar yaygın değil. Hatta çoğu yerde görülmüyor. Kızıldeniz’den tür girişleri, biyoloçeşitliliği artırıyor.

Tür sayısının artmasına karşın bilimadamları, Kızıldeniz kökenli türlerinin yarattığı etkiyi olumlu bulmuyorlar. Çünkü, Kızıldeniz kökenli türler daha mücadeleci olduklarından, yerli türler üzerinde baskı yaratırlar ve yerli türlerin bulundukları bölgeden yavaş yavaş uzaklaşmasını sağlarlar. Buna karşı yapılabilecek bir şey de yok. Şimdilik yapılan, yalnızca türlerin kayıt edilmesi ve yeni ortamlarındaki davranışlarının izlenmesi. Karadeniz ve Marmara Denizi’ndeyse egzotik türler oldukça etkin. Gemiler aracılığıyla gelen egzotik türler, ortada düşman da olmayınca hızla üreyerek yeni alanlarda istilacı duruma geçerler.

İstilacı duruma geçebilmeleri için, egzotik türün bazı özelliklerinin de olması gerekir. Her şeyden önce türün ekolojik toleransının (çok değişik koşullarda yaşayabilme) yüksek olması, geldiği ortamın biyolojik çeşitliliğinin az olması gibi. Bu anlamda Karadeniz ve Marmara Denizi, egzotik türler için oldukça uygun. Her iki denizde de tür sayısının az olmamasına karşın, hamsi, midye gibi bazı türlerin populasyon yoğunluğu çok fazla. Bu, bol miktarda besin demek.

Örnek verecek olursak, 1946 yılında ilk kaydı verilen deniz salyangozu (Rapana thomasiana) bugün birçok yerde bol miktarda görülüyor. Normalde Japon Denizi açıklarında bulunan bu türün gemiler aracılığıyla Karadeniz’e geldiği düşünülüyor. Bunlar, midyelerle beslendiğinden, midye populasyonları üzerinde olumsuz etkiler yapıyorlar. Bu durumun ne kadar devam edeceği de bilinmiyor. Bu türden yararlanma yoluna da gidilmiyor değil. Bazı ülkelerde yendiğinden, avcılığı da yapılıyor. Avcılık, hem midye populasyonunu rahatlatıyor, hem de ekonomik kazanç sağlıyor. Bunun yanında, ekonomik değeri olmayan türlerin sayısı da oldukça fazla.

Bazı denizanaları ve taraklılar, bunlara en iyi örnek. Mnemiopsis leidyi türü taraklı hayvanın, 1982’de Amerikan araştırma gemisiyle Karadeniz’e geldiği tahmin ediliyor.
Yıkıcı etkisini göstermesiyse 1980’lerin sonuna doğru oldu. Planktonlarla ve balık yumurtaları yla beslenen bu taraklı hayvan, özellikle hamsi yumurtalarıyla beslendiğinden, Karadeniz’de hamsi populasyonlarını önemli ölçüde azalttı. Bu durum başlangıçta bilimadamlarını oldukça endişelendirdi. Önlemek için yapılabilecek tek şey, Mnemiopsis’in doğal düşmanını getirmekti. Ancak, daha önce böyle bir şey denenmediğinden etkilerinin ne olacağı kestirilemedi ve bundan vazgeçildi.

Daha sonra, tesadüfen bu doğal düşman yine egzotik olarak Karadeniz’e gemiler aracılığıyla geldi. Bilimsel adı Beroe ovata olan yamyam denizanası yalnızca Mnemiopsis yumurtalarıyla beslenir. 1997’lerden itibaren Mnemiopsis’in sayısında azalma meydana gelmeye başladı. Bugünse, ekosistem bu açıdan dengeye girmiş durumda. Mnemiopsis’in sayısının artmasıyla birlikte Beroe sayısı artıyor. Sonra Beroe’ler Mnemiopsis’le besleniyor ve onların populasyonunun artmasını engelliyorlar. Menimiopsis, normalde Amerika’nın doğu sahillerinde bulunuyor. Orada herhangi bir yıkıcı etki yapmıyor. Nedeni, doğal düşmanı olan Beroe’nin de orada olması olabilir.

Mnemiopsis, Karadeniz’de yaptığı yıkıcı etkinin benzerini bugün Hazar Denizi’nde gerçekleştiriyor. Bilindiği gibi Hazar Denizi ve Karadeniz arasında nehirle bağlantı var. Bu bağlantıdan gemilerle Karadeniz’den Hazar Denizi’ne gidilebiliyor. Gemiler aracılığıyla Hazar Denizi’ne geçen Mnemiopsis burada hamsiye çok benzeyen “kikla” denen bir balığın populasyonunu oldukça azalttı. Bu durumu önlemenin bilinen tek yolu, yamyam denizanası Beroe’nin aynı ortama götürülmesi. Konuyu, aralarında Türk araştırmacıların da bulunduğu bir grup bilimadamı İran’a önerdi. Ancak, bu konuda henüz gerçekleşen bir şey yok.
Egzotik türler her zaman böyle yıkıcı etkiler yapmazlar. Örneğin, bir başka denizanası olan Rhopilema nomadica, yılın belli dönemlerinde, Doğu Akdeniz’de zararsız sürüler oluşturur. Balast sularıyla büyük deniz canlılarının yanında, planktonik organzmalar, balık larvaları, yumurtaları da taşınır. Zehirli etki yapan ve denizin bazen kızıl görünmesine yol açan bir tek hücreli (Dinoflagellata), hem kıyılarımızda hem de dünyanın birçok yerinde zararlı etkiler yapıyor. Suyu süzerek beslenen midye gibi canlılara da bulaşan bu tür, hem midyelere hem de bunları yiyen insanlara zarar verebilir.

TUBITAK Biltek'den alıntıdır.